TARDE yönetim kurulu başkanı @tameraker Caballo Blanco Ultra Maratonu’nda aydınlık geleceğimiz, iklim krizi, adalet ve depremden etkilenen kız öğrencilere eğitim desteği için koştu.

Ev artık arkanızda dünya önünüzde

Hobbit’ten

 

Ultra Marathon Caballo Blanco’yu anlatmaya başlamak için ; İstanbul’dan Mexico City’e , Mexico’dan Chihuahua’ya (Çivava) hava yolu ile, Chihuahua’dan San Isidro’ya ise karayolu ile gidilen ama bununla da bitmeyen ve San Isidro ile Urique arasının da karayolu ile alındığı gerek somut gerekse zihinsel uzun bir yolculuktan bahsetmek gerekir. Hatta biraz daha geriye giderek Christopher Mc Dougal tarafından yazılan Born to Run (Türkçeye Koşmak İçin olarak çevrildi) kitabı ile bu yolculuğa ve Koşu’ya başladım diyebilirim. Bir kitabı okurken başlanabilecek yolculuklardan, henüz başlangıç çizgisine gelmeden başlayan “yarışlardan”  birini anlatmaya çalışacağım. Biraz gezgin kafası ile aktarmak isterim ; yolculuğa zihinsel olarak hazır olmak ya da hayallerde o yolculuğa zaten başlamış olmak. 

Koşu’nun isminden de anlaşılacağı üzere kitapta elbette Caballo Blanco ve onun koşu ile olan ilişkisi var. Çok uzatmadan kitabın son satırlarıyla bitireyim; “The North Face Caballo’nun yarışına destek olmak istedi. Caballo’nun hayatı ve yarışı nihayet güvene kavuşacaktı. Caballo bu teklifi yaklaşık bir dakika kadar düşündü: “Hayır, teşekkür ederim. Kimsenin buraya koşmak, eğlenmek, dans etmek, yemek ve bizimle takılmak dışında bir amaçla gelmesini istemiyorum. Koşmak insanlara bir şeyler satmak için değildir. Koşmak özgür olmalı, amigo”

Yolculuğu başlatan tek başına O’nun ilgi çekici öyküsü olmadı. Kitabın en ilgi çeken temel kahramanları Tarahumaralar ya da kendi deyişleri ile Raramuriler. Yani Koşan Halk. 

Tarahumara 

Born to Run Kitabı’nın Kahramanı , Tarahumara veya Rarámuri, Meksika’nın Sierra Madre Bölgesi’nde yaşayan, uzun mesafe koşu yetenekleriyle tanınan yerliler.  Tarahumara koşu kültürünün kökleri, sürek avcılığına dayanır. Bu kadim avlanma yöntemi, hayvanların yorgunluk ya da sıcak çarpması nedeniyle tükenene kadar koşarak izlenmesi ve yakalanmasına dayanıyor.

Tarahumara avcıları, iz sürme becerilerini, iş birliğini ve öngörü yeteneklerini kullanarak zor arazilerde avlarını yakalarlar. Onlar için avcılık, sadece bedensel bir uğraş değil, aynı zamanda toplumsal ve manevi bir bağ taşıyan kültürel bir etkinlik. Bu gelenek, Tarahumara’nın dayanıklılıkla ilişkilendirilen kimliğini şekillendirir. Erkeklerin katıldığı rarajípare yarışlarında, tahta bir top 25 ile 150 kilometre arasında değişen mesafelerde ayakla tekmelenerek koşturulur. Kadınların ariwete yarışlarında ise çember yuvarlamak için kancalı çubuklar kullanılır. Yúmari gibi danslar, fiziksel dayanıklılıkla manevi bağlılığı birleştiren uzun süreli etkinlikler. Huaraches adı verilen sandaletlerle koşmaları, ayak ve bacak kaslarının doğal işlevini güçlendirir. Bu etkinlikler, aynı zamanda sürek avcılığı için bir tür fiziksel ve zihinsel hazırlık sağlar. Tarahumara’nın yaşam tarzı, modern spor biliminde dayanıklılık sporlarına yönelik önemli dersler sunmakta. 

Modernleşme, Tarahumara koşu kültürünü ciddi şekilde tehdit etmekte. Geleneksel rarajípare yarışları, ultra maratonlarla yer değiştirirken, sürek avcılığı neredeyse tamamen yok olmuş. Son kayıtlı av, 2011 yılında gerçekleştirilmiş. Tarahumara’nın hikayesi, kültürel ve doğal değerlerin gelecek nesillere aktarılması ve bu geleneklere saygı duyulması gerektiğini hatırlatan bir miras.

 

Kitap vesilesi ile Tarahumara veya bir yaşam kültürüne ayrı ama haklı bir başlık açmış oldum. Kitap insanın biyolojik evrimi, antropolojisi ve kültürü hakkında da üzerinde düşünülmesi gereken çeşitli ayrıntılar içeriyor. İnsanın tasarımı, bu tasarımın özellik ve işlevleri üzerindeki tartışmalar kısa da olsa çok verimli. Bilgiye ulaşma , gözlem ve çıkarsama ile ilgili vurgular etkileyici. Yürümek ama daha önemlisi koşmak için tasarlanmış bir tür olduğumuzun altı net olarak çiziliyor. Sürek avı sadece avcı – toplayıcı atalarımızın avlanma ve beslenme yöntemi olarak değil, toplumsallaşma, dayanışma ve işbirliğinin önemli sonuçlarından biri olarak aktarılmakta. Toplu olarak yaşama, dayanışma ve işbirliği olmazsa av olmaz , av olmazsa da topluluk olmaz. insan sürü olarak yaşayan bir tür. İlişkilenmek insanın en temel özelliklerinden birisi. Yani koşmaya yönelik biyolojik ve anatomik tasarım, zihinsel bir başka tasarıma daha yakından bağlı; ilişki.

 

İnsan Evrimi, Kültürü ve Koşusu 

Muhtemelen insanın en temel travması “ ölümlü olduğunu bilmek”. İnsan, bu yazgı nedeniyle yaşadığı acizlik, çaresizlik ve yalnızlığı ilişkilenerek gidermeye çalışır. Yaşadığı tekinsiz Dünya’nın yarattığı korku ile ancak bir diğerinin varlığı ile başeder. Bu korku nedeniyle sürekli yaşadığı ortamı yapılandırmaya ve düzenlemeye çalışır. Ortama hakim olmak ister. Yaşadığı ortamın hüküm süreni o olmalıdır. Tüm bu anatomik ve zihinsel tasarım özelliklerini birleştirerek topraktan ne ile beslenebileceğine karar verir, sürü halinde kovalayarak ve izleyerek bir hayvanı nasıl çatlatacağını bilir ya da bir mamutu nerede, nasıl avlayabileceğine dair bir planlamayı yapar, büyük bir cesaretle uygular. Tüm bunları gerçekleştirebilmek için evrimsel öyküsünün bir döneminde başına konan en büyük talih ya da talihsizlik kuşunu kullanır ; yani beyninin ön lobu ya da bölgesini. Bu bölge pek çok işlevinin yanısıra, ölümlü olduğumuzu bilmemizi sağlayan anlama , anlamlandırma merkezimizdir. Aynı zamanda , bir başkasının, örneğin avlanacak hayvanın özelliklerini, kimliğini, davranış kalıplarını, alışkanlıklarını bilen ve kestiren buna göre değerlendirme yapan ve harekete geçiren , yani yürütücü işlevlerimizi içeren beyin bölgemizdir.  Yürütme, yönetme, hakim olma ve hükmetme merkezimiz. Bizi bilebildiğimiz kainatın hakimi yapan temel farklılığımız. Hal böyle olunca kilometrelerce belirli bir hayvanın peşinden koşarak gidilen sürek avının sadece bir av etkinliği olmadığını, evrim, biyoloji, nörobilim ve toplum bilimleri ile çok yakından ilişkili bir etkinlik olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Yani  Tarahumaralar için sadece koşucular demek, koşan insanı sadece attığı adımlarla değerlendirmek gibi bir yetersizlik içerir. Bu kavrayış, koşunun bireysel gözüken ama aslında bir topluluk sporu olduğunu anlatan önemli bir iç görü kazandırır. Tek başımıza koşamayız. Günümüz koşucusunun yanında hiç kimse yoksa bile bir başka ilişki biçimi olan uygulamaları yanında olabilmekte. Koşu sürü içinde yapılır. O kadar sürüdür ki yanınızda yörenizde bulunan aklı başında köpekler dahi bu sürü içindeki yerlerini doğal bir iç güdü ile alırlar. Hakimiyet arzusu ile yanıp tutuşan bireylerden oluşan bir sürü. Dünya üzerinde, yaşamasına izin vermediği herhangi bir canlıyı barındırmayan bir tür. Kendine bile hükmetmekle meşgul bir ayarı kaçık. Atlarla yarışan, doğanın yarattığı en yüksek zirveye sanal bir ortamda koşarak defalarca inip çıkan, maratonun dahi yetmediği, mil ve kilometreleri bacakları ile yutan , doymayan bir tür. Şimdilik koşularda bunun masum örneklerini görmekteyiz. Ama kantarın topuzunun kaçmayacağını kim iddia edebilir..? 

San Isidro ; Temazcal ile Koşu’ya Hoşgelmek

 

12 bin kilometrelik hava ve karayolundan sonra San Isidro’daki kulübemize yerleştik. Bölgeyi tanıma ve Sierra Maedra Occidental Dağları ve vadilerini görmek için kısa bir yürüyüş ve gözlem yapmamız yetti. Harika bir doğanın içindeydik. Sonrasında bir tarafında küçük ve dar bir çadırın yer aldığı, yine küçük bir alana ulaştık. Odun ateşi ve içinde görece büyük taşların kor haline geldiği bir ocak, üzerinde bir kurt ya da köpek başının bulunduğu küçük bir baba ile bir çadır üçlü bir yapı oluşturmuşlardı. Temazcal tören ya da ayininin yapılacağı duyuruldu. Üzerimizi çıkararak oldukça dar bir alana yerli rahiple birlikte 11 kişi çömelerek dik bir fetüs pozisyonunda oturduk. Çadırın tahta kapısının altı ve üstü bir battaniye ile örtüldü. Ocakta yanan taşlar tam çadırın ortasında yer alan yuvarlak boşluğun içine bir tırmık yardımı ile kor olarak taşındı. Rahip taşların içine aromatik kokuları olan kuru bitki ya da kökler attı. Sonra içeri taşınan kovalardaki suyu kapıyı ve battaniyeyi tam olarak kapatarak taşların üzerine bir kepçe ile döktü. Buraya kadar bir sauna mantığı. Çeşitli dualar , çıkan buhara eşlik etmeye başladı. Sıcaklık yakıcı bir hale geldi ve su buharı neredeyse soluduğumuz havadaki oksijeni tüketti. Sonra geriye sayımla kapı açıldı ve rahatladık. Ama ardından ikinci seansa geçildi. Isı çok daha belirgin olarak yoğunlaştı. Burnumdan soluk alıp vermeye çalışırken burun kıkırdağımı hissedemez oldum ve parmaklarımla ovmak durumunda kadım. Durum artık sauna boyutlarının çok ötesine taşınmıştı. Bu kez rahip oraya neden geldiğimizi sordu. Genellikle sağlık, birliktelik, doğa gibi konularda paylaşımlar yapıldı. Sonrasında bir ekip arkadaşımın hıçkırıkları konuşmasını kesti. Diğeri ise kayıplarından bahsederken hıçkırıklara boğuldu. Ben bu ortamda Sevgili Ömür vesilesi ile “Başka Canımız Yok” oluşumunu ve kaybettiklerimizi andım. Seans duygu yüklü ve kapının açılması ile birlikte acıdan rahatlayarak bitti diyebilirim. Üç ve dördüncü seanslarda da dualar baskındı ama gittikçe artan dozlarda ısı ekiptekilerin çığlıklarına yol açtı. Isının kulaklarımda yarattığı acıyı tanımlamam mümkün değil. Son seansta ise bilmediğim İspanyolca dualar sesli bir şekilde okunurken, ben de ses çıkarabilmek ve ciğerlerimi rahatlatabilmek için derin derin bir türküyü akciğerlerimdeki hava ile neredeyse üfleyerek söyledim. Temazcal bittiğinde tüm bedenim ter içindeydi, çıplak ayaklarımla dış alanda üç kere yürümek bile beni rahatsız edemedi.

Temazcal’ı sadece bir ayin ya da tören olarak görmek mümkün değil. İçeride Aykut Çelikbaş’ın kulaklarını bolca  çınlattım diyebilirim. Ultra Machu Picchu Koşu’na gitmeden önce fikrini almak istemiştim. Çünkü koşu 2800 metren başlıyor ve sert bir tırmanışla 4200 metreye çıkıyordu. Koşu başlangıcı olan 2800 metredeki Cusco’ya varışım ile koşunun başlangıç zamanı arasında sadece 20 saatim kalıyordu. Pek çok değerli önerisinin yanı sıra 15 gün öncesinden başlayan sauna da önermişti. Temazcal neredeyse cehennem sıcağında bir sauna. Av veya savaş öncesi neden yapıldığını daha iyi anlıyorum. Ava çıkmadan önce mevcut akciğer kapasitesini ve oksijen kullanımını daha da iyi hale getirmek ve dualarla zihni uzun koşu, sürek avı etkinliğine odaklamak. Başlangıç noktasına henüz ulaşmadan koşu halen devam ediyordu. 

Urique ve Koşu 

Koşudan bir gün önce San Isidro’dan Urique’e yine çok güzel görüntüler eşliğinde geçtik. Urique de bizi belirgin bir kalabalık bekliyordu. Çoğunluğu muhtemelen çevre köylerden gelen Tarahumaralar oluştuyordu. Kasaba yerel bir festival havasına girmişti. Diğer bayrak ve flamaların yanısıra Türk Bayrağı da Uriquede ilk kez yerini almış oldu. Çocuk koşucular yaş gruplarına göre yarışa başlıyor, büyükleri de onları ellerinden geldiğince desteklemeye çalışıyordu. Pek de profesyonel olmayan bir sistem içinde insanlar heyecanlı bir şekilde görev yapıyor, ya da katılım sağlıyorlardı. Kasabanın etkinlik meydanına masalar kurulmuş, kazanlar kaynıyor, akşam yemeğine hazırlık yapılıyordu. İnsanlar çadırlarda ya da açıkta matlar üzerinde konaklamaya hazırlanıyorlardı. Çocuklar Urique’in havasına neşe getirmişti. Özgürce koşmanın (run free) en somutlaşmış şeklini onlarda görmek mümkündü.

 

“Scott, Arnulfo’nun yanına kadar yürüdü ve eğilerek onu selamladı”. Caballo Blanco’nun ilk yarışının galibi Arnulfo’ydu. Efsanevi Arnulfo’yu köyde görmek büyük bir süpriz oldu. Şakakları hafiften kırlaşmıştı.

Ertesi gün sabaha karşı 04:30 gibi yola çıkarak tekrar Urique’e geldik. Artık karanlıkta da olsa yüzlerce Raramuri ile birlikte başlangıç noktasındaydık. Pek çoğu alıştıkları yerel kıyafetler içindeydi. Elbette sandaletleri ile. Kadınların etekleri ve erkeklerin gömlekleri ortama oldukça renkli bir hava veriyordu. Lulu ve Jesus’la yan yana geldik. Ömür’ü sordular, anlamak istediler. Açıklamaya çalıştım ve sonrasında bana uzunca sarıldılar. Farklı duygularla koşuya başlayacaktım. Zaten bu duygular koşu boyunca bana eşlik ettiler. Koşu başladığında yol arkadaşım ibrahim Gürpınar ile makul bir hız tutturmaya çalıştık. Hafif bir heyecanla bedenimi gözden geçirdim. Karanlıkta başlamaktan çok hoşlanmadığımı farkettim. Kısa bir süre içinde özellikle genç ve erkek Tarahumaraları göremez oldum. Başlangıçta patikanın belirgin bir zorluğu yoktu. Nehir yatağını izleyerek, Kanyonların  Ağbisi’ne (Copper Canyon) ulaştık. İlk 20 k neredeyse sorunsuz aktı. Muz, portakal ve su dağıtan çocuklardan sadece su alarak yola devam ettim. Rotanın düzeni nedeniyle zaman zaman karşıdan çok hızlı gelenlerle karşılaşıyor, düzensiz bir karşılaşma yaşadığım için de kendimi bir kenara doğru çekiyordum. Toz konusunda uyarmışlardı ama tozdan korunmak için bir buffa ihtiyacım olmadı. Yine de boynumda, onlarla tanıştığımdan bu yana koşularda sürekli taktığım Moda Kürek Kulübü’nün simgesi olan Kurbağalar buffım vardı. Başımda da bu kez buff ile koşmayı tercih ettim. Su istasyonlarında 500 cclik pet şişelerle karşılaşmam beni biraz şaşırttı. İlk aldığım şişeyi bitirdikten sonra da bir süre elimde taşıdım ve uygun bir çöp kovasına bıraktım. Ancak yere hatırı sayılır sayıda pet şişe boş veya yarım bir şekilde atılmıştı. Tam da doğa ile uyumlu bir kültürü koşarak yaşamak isterken pet şişeler büyüyü bozmuştu. Düzenleyicilere göre bunun sorumlusu Tarahumaralardı notunu da koşu sonrası yaptığım sohbet nedeniyle düşeyim.  Ve bir diğer süpriz , kitapta da kendine yer bulan kestirme geçişlerle sık denebilecek karşılaşmalarım oldu. Bu kestirmeleri Tarahumaralar kullanıyordu ve “Tarahumara kestirmesi” alışıldık bir deyim olmuştu. Bu süreçte  eski bir anıyı düşündüm. Tsunami sonrası Sri Lankada kurulan ekmek üretim yeri bildiğimiz ve sıcakken mis gibi kokan francala ekmeğini üretiyor ama halk bunu tüketemiyordu. Yemek yerken alışkanlıkları pankek büyüklüğünde lavaştan hallice çapatileri tüketmek, hatta çapatiyi bir kaşık gibi kullanmaktı. Sınanmış, denemiş ve işlevsel bazı normlarımız var. Ama bu normlar afet sonrası ekmek dahi olsa kültürle uyumsuzsa zor kabul ediliyor. Koşuyu Tarahumaralar düzenleseydi su istasyonları olur muydu ? Ve kestirmesi varken rota da saçma bir uzatmaya yer verirler miydi ? gibi sorular zihnimde dolaştı.

 

Yokuş ya da hayatın zorlukları 

İlk 20 k keyifli ve rahat geçti diyebilirim. Ondan sonra gelen tırmanmanın sert olabileceğini tahmin ediyorduk ve sertti. Üstelik güneşin altında…700 metrelik oldukça dik bir kazanım. Biraz cesaret toplayabilmek için, yokuşun başlarında aklımdan geçenleri kaydetmek istedim ve ilk kaydımı yaptım. Kayıttaki ilk çağrım toprak anaya duymamız gereken saygı ile ilişkiliydi. Toprak ana (Pachamara) yerli kültüründe önemli bir inanç ve ilişki motifi. İkincisi; uzun yıllardır afet bölgelerinde çalışmam nedeniyle, 6 şubattan bu yana olan tüm koşularımı depremden etkilenen çocuk ve gençleri desteklemeye ayırdım.  Afet bölgesinde yaşayan ve üniversite eğitimine başlamış olan kız öğrenciler için yaptığım burs çağrısını yeniledim.  Ve de son çağrım Sevgili Ömür vesilesi ile “Başka Canımız Yok Oluşumu” için oldu. Utanç, suçluluk, keder ve öfke zihnimden yansıyan duygulardı. 

Bacaklarım koşmaya, yürümeye, tırmanmaya devam ediyordu. Düze çıktığımda çağrılarımı yeniledim. İki çağrı arasında zihnim adaletsizliklere, sömürüye, buradaki halkın yoksulluğuna , doğayla ve kendimizle olan berbat ilişkimize gitti. Engel de olmadım doğrusu. Bir taraftan da önümdeki yol  quadrisepslerimi zorlayan inişler içeriyordu. Esen rüzgarla birlikte havanın saç kurutma makinesi akımından çok farkı olmamaya başladı. Ömür’ün resmini taşıdığım formam kuruydu ve tuz dalgaları ile şekillenmeye başlamıştı. Bundan sonrası muz, portakal, su ve sonlara doğru elektrolitli İçecekler ve pinole ile gitti. Önemli bir zorlanma en azından mekanik anlamda yaşamadan bitişe ulaştık. Bayrağı ve başka canımız yok pankartımızı açtık. Türkiye’den geldiğimiz için yoğun bir ilgiyle karşılaştık.

 

Koşu sonrası 

Sonrasında aslında ne kadar susuz kaldığımı daha net farkettim. Sürekli sıvı tüketmek, uzanıp dinlenmek, buritos yemek ve tekrar sıvı tüketmekle kendime gelebildim. Oysa daha sert bir uyarıyı zemin ısısı 52 derece olan Tuz Gölü’nde almış ve koşu sonrasındaki iki saatte 5 litreden fazla su tüketmiştim. Tuz Gölü’nde yaptığım iç konuşmalar dramatikti : “ …İstanbul’da olsam terden sırılsıklam olur, ciddi sıvı kaybederdim. Burada hem az terliyorum hem de düzenli olarak yudumlayarak su alıyorum”. İç sohbetim fena çuvallamıştı. 

Sonuçta bitiş çizgisini görmüştük ama başlangıç gibi bitiş de bir çizgi ile bitmiyormuş. Mama Tita’nın Restoranı’nda bir şeyler atıştırdıktan sonra San Isidro Ekibi’nin toplanmasını bekledik. Ekip Meksika’lı ve ABD’lilerden oluşuyordu ve çoğunluğun ortak dili İspanyolca idi. Geceyi San Isidro’da geçirdikten sonra sabah erken saatlerde Chihuahua (Çivava) doğru yola koyulduk ve muhteşem güzellikleri ile Copper Canyon’u geride bıraktık. Ultra Maraton Caballo Blanco’yu bitirebilmek için Mexico City’deki Antropoloji Müzesi’ni de görmek gerekiyormuş. Koşmak İçin Kitabı’nın kısmi de olsa bir özetini; insanı, evrim ve kültürünü, doğayla ve kendisi ile ilişkisini, hakimiyetini, kudret ve iktidarını salon salon bitirmeden koşu bitmiş olmuyor. 

Bir kez daha ve belki de en çarpıcı bir şekilde farkettim ki koşu sadece koşmak değil. Strava’ya sığamayacak kadar da geniş. Pachamara’nın hayat için sunduğu beş temel ilke koşu için de geçerli sanırım. Doğru’yu bilmeden, doğa ile sağlıklı bir birliktelik kurmadan, birbirimizle dayanışmadan, hayallerimizin peşinde koşamayız. 

Corre libre…Özgürce koşun.

Travma ve Afet Ruh Sağlığı Çalışmaları Derneği

Email: tardetr.2018@gmail.com